Geçenlerde bir eğitimimi yaparken ağzımdan şu cümleler dökülüverdi: “Sen neysen hayat da o…”
Hayat bize çeşitli yaşam seçenekleri, davranış ihtimalleri sunuyor. Bunu da son derece adil biçimde yapıyor. İlk bakışta adil olarak gözükmeyen bir yanı varmış gibi dursa da bu hayatın adaletsizliği değil, insani davranışlardan ortaya çıkan adaletsizlikler oluyor. Doğumumuzu, doğum yerimizi, ailemizi, ölümümüzü biz seçemiyoruz. Ama bu hepimiz için aynı, aramızdan bazılarına bunları seçme hakkı verilmiyor… Ama doğum ile ölüm arasında, aklımızın ermeye başlamasından itibaren, nasıl yaşayacağımızı biz seçiyoruz.
Bize sunulan bu seçenekler içinden biz kendimiz kararlar alıp seçimler yapıyoruz, sonucu da bizim yaşamımız oluyor ve hayat o kararların etkisi ile şekillenmeye başlıyor.

Yıllar önce Milli Prodüktivite Merkezi’nde çalışıyordum. 1997’de oradan ayrıldım. Doğan Cüceloğlu iş teklif etmişti, kabul ettim. Yıllar sonra, MPM’yi ziyarete gittiğimde, eski arkadaşlarımdan biri benim o anki durumuma bakıp, ne kadar şanslısın, dedi. Birden MPM’de çalıştığım yıllara geri döndüm. Ben ve oda arkadaşım Olgun çok çalışanlardandık. Sürekli yeni yayınları takip eder, yönetimin bunları alması için girişimlerde bulunurduk. O kitapları okurduk. Günlerce kitap başından kalkmadığımızı bilirim. Daha sonra, bir dolu eğitimler yapmaya başladık. Çok çeşitli konularda eğitimler yapıyorduk. Hatta asli görevimiz olmamasına rağmen, danışmanlıklar da yapardık. Aynı arkadaş, o yıllarda bana ve Olgun’a maaşların az olduğundan, bizim yaptığımızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinden söz ederdi. Yılda iki ya da üç eğitim yapardı. Bizimki şans değildi, çalışmaktı. Sen çalışınca, çalışacak yeni kapılar açılıyor.
Yakın çevremdeki bazı insanları gözlüyorum. Çok saldırgan tavırları var. En ufak olaylarda bile seslerini yükseltiyorlar. Bağırmaya başlıyorlar, kaşları çatılıyor, yüzleri geriliyor. En çok da şundan şikayet ediyorlar; insanlar ne kadar saldırgan, insanlar ne kadar kırıcı… Oysa onların kırıcılığı kırıcı olayların merkezlerinde yer almalarını sağlıyor, ama farkında değiller. Hayatın içinden kendilerini kıran olayları seçiyorlar. O olayların dışındaki olaylarla ilgilenmiyorlar bile.
Bir çok kez işinden, gelirinden şikayetçi olan kişilerle konuşuyorum. Genel olarak zamanlarını ve yaşamlarını nasıl geçirdiklerini incelediğimde, zamanlarının önemli bir bölümünü futbol, televizyon dizileri ve laklak ile geçirdiklerini öğreniyorum. Kitap okumaya, çevreleri ve kendileri ile geliştirici, öğrenmeye açık bir ilişkiye geçmediklerini gözlüyorum. Örneğin iş değiştirmeyi neden denemediklerini sorduğumda çoğu kez “bana kim iş verir ki?” diyorlar. Oysa şöyle de bakılabilir, sen hayattaki hangi “iş”i almak için kendini yoruyorsun? Sen kendini yormayınca, hayat da seni zenginleştirmek için kendini yormuyor. Onlara bazen yeni bir meslek öğrenmelerini, bazen bir dil öğrenmelerini, bazen üniversiteyi tekrar okumalarını öneriyorum. Vakit yok, para yok diyorlar. 1980’de Türkiye Çimento Sanayii’nde çalıştım. Odacı kadrosunda bir bey vardı. Yaklaşık 45 yaşındaydı. Ben işe başlamadan beş sene önce üniversite sınavına girmiş ve hukuk fakültesini kazanmıştı. Ben oradan ayrılmadan önce de diplomasını aldı ve avukat oldu.
Hayatımız bizim seçimlerimizden oluşuyor. Birine kızmayı seçince, kızgın bir hayatın dikenleri etrafımızı sarıyor. Siz sürekli yeni şeyler araştırırsanız, karşınıza yeni kapılar çıkıyor. Siz kendinizi sürekli donatır, öğrenir ve geliştirirseniz karşınızdaki seçeneklerden doğru olanı seçme ihtimaliniz ve doğru bir hayat sürmeniz mümkün oluyor. Zaman zaman “çuvallasanız” bile ayağa kalkabiliyorsunuz. Siz kendinizi geliştirmediğinizde hayat da size gelişmiş seçenekler sunmuyor. Siz kendinizi aşmadığınızda hayat da size aşkın çareler getirmiyor. Siz gerekli girişimlerde bulunmadıkça hayat da size girilecek kapı sunmuyor. Siz doğruları yapmadıkça hayatınız da doğru olmuyor.
Kendi seçimlerini daha güzel bir hayatı geliştirecek biçimde yapmayanların, kendi gündelik yaşamlarını doğru olanı, ideal olanı uygulamak için kullanmayanların, kendilerini değiştirmeyi seçip gerekli girişimlerde bulunmayanların, başlarına gelenleri haksızlık ve şans olarak yorumlamaları yaşama karşı yapılmış -en azından- bir haksızlıktır.
Nurdoğan Arkış (05.07.2010) |